Table Of ContentSoğuk. Kıçım dondu, anasını satayım. Gelemedi şu karı bi’
türlü. Bu havada beklemek yetmiyo’muş gibi, bi’ de kahrolası
yağmur. Hâle bak, sicim gibi yağıyo meret.
Gece yağan yağmurlardan nefret ediyorum, abi. Babamın
yüzünden bu. Gecenin bi’ vakti kafama vura vura uyandırır,
döverdi beni herif. Neymiş? Yatmadan önce yanına leğen
koymamışım. Tavandan damlayan sular yüzüne damlamış da
uyanmışmış. Hem de uykusunun en tatlı yerinde... Gıcık
herif!
Mevzûya bak, abi. Sanki ben demişim derme çatma bi’
gecekonduda yaşayalım diye. “Aman baba, boş ver, ne villası.
Bu gecekonduda yaşayalım. Doğayla da iç içe oluruz hem.
Baksana, ne güzel, tavandaki deliklerden yıldızları da
görebiliyoruz.”
Salak herif, salak! Bacak kadar çocuktum abi ben. Çıkıp
çatıyı onaracak hâlim yoktu ya. Ondan sonra, “Vay, kafama su
damladı,” Mahsun’u patakla. O kadar biliyo’san adam gibi bi’
işe girip çalışsaydın, ulan! Doğru dürüst bi’ evde otursan
kafana su mu damlardı? Ama olur mu? Kumardan kumara
uyanmak daha kolay tabi. Kim çalışacak! İç şarabı, iç şarabı,
sonra da, “Kafama su damladı!” Allah’ın belası herif! Ulan,
şaraba yatırdığın parayla on tane tavan dikerdik tepemize, be!
Hem abi, akıl var mantık var, ben yanına leğen koysam
n’olacak? Gene yüzüne su damlamadan fark etmeyeceksin ki
leğene ihtiyacın olduğunu. Evliya sanki herif! “Ulan bu ne,
bana bi’ şeyler malum oluyo, sanırım yüzüme yağmur suyu
damlayacak, du’ bari kalkıp şu leğeni kafamı tutayım da
ıslanmayayım.” Böyle mi söyleyeceksin sanki? Hayır. Su
gene şaklayacak tepene. Ondan sonra “Ulan neden yağmur
yağdırdın?” diyerek leğenle döveceksin bizi. Sanki
bilmiyoruz.
Ama kabahat bunda değil, annemde. Memlekette adama
kıran mı girdi be kadın! Git, eli yüzü düzgün, adam gibi bi’
adam bul, ona ver ne vereceksen. Kalbini mi verirsin, ömrünü
mü, gençliğini mi, bilmem. Ama hiç değilse, “Ömrümü yedin
herif, ömrümü!” derken inandırıcılığın olur biraz. Bu herifin
ne bok olduğu belli. E, ömrünü yiyeceği de belli. Daha ne
diye evleniyo’sun? Ondan sonra senin ömrünü yer, biz de
kafamıza tekmeyi yeriz tabi.
Abi, ben doktor olacak adamdım, döve döve salak etti
herif. Allah’tan kafa kalın da ucuz atlattım, ha! Yoksa şimdi
Zincirlikuyu’daydım belki. “Aman, evde niye şarap
kalmadı?” Mahsun’a patlat! “Vay, tepeme su damladı!”
Mahsun’a giriş! “Dün gece kahvede çok kaybettim.”
Mahsun’u döv! “Ulan hayat niye bu kadar boktan?”
Mahsun’u parala! Sanki âlemi Mahsun yarattı.
Çocuktum, abi, üç tekerlekli bisikletim olsun istemez
miydim? Yumuşacık seleye kıçımı iliştirip de o mahalleden
bu mahalleye caka satmak istemez miydim? Diğer çocukları
dövüp de bisikletlerine el koymak yerine, babamın hediyesi
üç tekerlek üzerinde gündüzden geceye akmak istemez
miydim? Anasını satayım!
Ulan, gene de Allah şahit, hep savundum ben bu herifi,
abi. Mahalledeki çocukları az mı paraladım, “Senin baban
işsiz,” dediler diye. “Senin baban işsiz. Senin baban tembel.
Senin baban kumarbaz. Senin baban alkolik. Senin baban
anneni satıyo o’lum...” Ulan, Allah şahit, az mı ağız burun
kırdım böyle söylüyo’lar diye. Ama ne oldu? O piçlerin anası
babası şikâyet ettiler diye gelip gene beni dövdü herif. Ben
seni savundum, ulan! Sana pezevenk dediler, anneme orospu
dediler, ulan, Allah’sız herif! Hem yıllar sonra geberip
gittiğinde o hayvanlar mı kaldırdı cenazeni? Onlar mı ifade
verdi karakolda? Onlar mı aldı morgdan cesedini? Hayır!
Aksine, “Senin moruk gebermiş,” dediler. Hem de gülerek,
basit bir şey söyler gibi. Bir sokak kedisinin tekerlek altındaki
ölümünden bahseder gibi... Ben gömmesem çöpe atarlardı
seni, be!
Uf! Canım sıkıldı, anasını satayım! Ciğerlerime kadar da
dondum yani. Nerde kaldı bu karı, ya? Saat ikiye geliyo. Bu
kadar gecikmez genelde. Bitli bi’ herif bulup kan emmeye
gitmesin ulan bu? Gerçi sabah, “Çok yorgunum, akşam
erkenden yatacağım,” diyo’du, ama belli de olmaz. Hay
Allah, bari bi’ haber ver be, Nilay, haber ver be kadın!
Bu gölgelerin kalbi mi var acaba? Canlı mı bunlar? Nefes
falan da mı alıyo’lar ulan yoksa? Nasıl da hareket ediyo’lar
ışıklar titreşince.
Tek yıldız yok. Gri bi’ kâğıt gibi gökyüzü. Ulan, biz
yağmur diyoruz, ama sakın yıldız olmasın bu yağanlar? Yoksa
niye yağmur yağdığında tek yıldız bile kalmasın? Niye bu
kadar boşalsın ki, abi, gökyüzü? Hani lavabo kenarına
sıçrayan sular parlar ya ışığın altında, belki yıldızlar da
parlayan su damlalarından başka bi’ şey değildir. Neden
olmasın, abi? Bu anasını sattığımın dünyasında çizgi filmler
varsa her şey olabilir.
Of ya! Sabrım kalmadı artık! Girip baksam mı içeri?
Gerçi Nilay girmemi istemiyo ama. Ama, abi, yarım saattir
bi’ Allah’ın kulu çıkmadı dışarı ki, sorayım. Böyle durmuş,
yanıp sönen neonlara bakmaktan usandım yani. Işığın yağmur
birikintisindeki yansıması halka oluyo, halka oluyo, halka
oluyo... Yüzlerce halka, büyüklü küçüklü, yüzlerce. O
halkaların arasında kalıp titreşen ışıklar hayattaki hiçbi’ şeye
benzemiyo. Ulan, hayat mı çok basit, yoksa insan az gördüğü
şeyleri mi ilginç buluyo, abi? Hay anasını satayım, be!
Filozof olacağım nerdeyse, Allah korusun.
Hah. Kapı açıldı. Hadi, Nilay olsun gelen. Hadi be!
—Vay, n’aber ulan, Maho?
Allah kahretsin! Şişko Tamer. Hiç de hazzetmem
öküzden.
—N’ olsun be, Tamer abi. Nilay’ı bekliyorum işte. Sen
n’abersin?
—Nası’ olsun be anam. Bin tane orospu çocuğu başımda.
Sigara? Ha, sahi, içmiyo’dun sen, di mi? Bi’ de bizim karılar,
Maho, herkes ayrı dert be gülüm.
Herkes ayrı dertmiş! Ulan, altı üstü kapıda dikilen bi’
herifsin be! Sattığın cakaya bak! Gören de mekânın sahibi
sanır seni.
—Zor tabi abi senin işin. Sen olmasan hır çıkar, kan
gövdeyi götürür, Tamer abi.
—Yok be Maho. Çıkıyo’ zaman zaman bi’ iki dallama,
ama genelde vukuatsız kapıyoruz işi. Ne zaman başladı ulan
bu yağmur?
—Bi’ saat falan oldu, abi. Ama diniyo artık. Nöbete
çıkmadın galiba bu akşam, ha? Yağmuru görmediğine göre.
—Seyrek kafa uzanıyo bu gece, Maho. Girişte iki tek
attım ben de, fırsattan istifade. Ha, sahi, anlattım mı sana,
geçen gece ufak ufak çekiyorum gene, üç tane çapulcu.
—Anlattın abi dün gece.
—Ha, sahi, anlattım, di mi? Neyse Maho, Allah seni
inandırsın, herifler kapı gibi. Tutturdular, biz buradan karısız
çıkmayız, diye.
—Biliyorum abi. Anlattın dün.
—Neyse Maho, dedim, ulan Allah’ınıza kitabınıza
başlarım sizin, şerefsizler. Buradan kim karıyla çıkmış da siz
çıkacaksınız. İçerde içtiniz, konsomasyona takıldınız, tamam.
Ama orada bitti bu iş, dedim. Bunlar bozum tabi. Vay, biz
istediğimizi alırız.
Tüh Allah kahretsin, gene başladı herif. Ulan, Nuh
nebiden kalma bi’ vukuat. Bin kere anlattı, gene başladı herif.
—Sonra sen bunlara girmiştin, di mi abi? Üçüne de bi’
güzel.
—Valla, Maho, Allah seni inandırsın, herifler kapı gibi.
Nah bu boyda üçü de. Bak, bak, elime bak. Hah, tam bu kadar
üçü de. Cüsse de sağlam ya, sanıyo’lar ki, Kurt Tamer’e posta
koyacaklar. Ulan dedim, basın gidin dedim. Gavat mıyız
ulan!...
—Estağfurullah abi.
—Estağfurullah tabi, Maho. Ne bok olduğumuz belli,
Allah’a şükür. Kimsenin tavuğuna kışt demişliğimiz de yok.
—Nilay içerde miydi, Tamer abi?
—Nilay? Ha, içerde, içerde. Onlar konsomasyonda o ara.
Haberleri yok durumdan tabi. Ne zaman ki, biz heriflerle
kapışıp ağız burun dağıttık, ondan sonra duydular mevzûyu.
—Yok, abi, şimdi diyorum. Şu anda yani. İçerde mi
Nilay?
—Şu anda ben senin yanındayım, Maho. Nerden bileyim
kim içerde, kim dışarıda, di mi ama. Hah ha! Nası’? İyi espri.
—Hah ha. Evet abi.
Allah’ın belası şişko! Ne bok herif bu ya! Soru soruyoruz,
verdiği cevaba bak hıyar oğlu hıyarın! Leş gibi de rakı
kokuyo, it!
—Ondan sonra, Maho, bu heriflere ben bi’ daldım, ama
nası’ dalmak. Ağız burun giriyorum. Bi’ yandan da diyorum
ki kendi kendime, ulan bi’ Allah’ın kulu gelip alsın bu
herifleri elimden, yoksa gebertip kodese gireceğim yok yere.
Derken, bunlardan biri elini arkaya attı, emaneti çıkardı.
—Tamer abi, valla.
—Dur, dur. Bak, en heyecanlı yer. Gördüm ki, herifin
elinde emanet. Ama aklın durur, Maho. Nah bu kadar var
aletin boyu. Bak, bak, elime bak. Hah, tam bu kadar alet,
tamam mı? Dedim, ulan öküz, trenler de demirden. Bıçakla
mı korkutacaksın bizi? Ulan, bu memlekette trene binmek her
şeyden tehlikeli olmuş, canı sıkılır yan yatar, sen bizi trenin
cımbızıyla mı korkutacaksın, lavuk! Neyse Maho, sarıldım
ben bunun koluna.
Ulan Nilay, senin de Allah belanı versin be, kızım! Ulan,
muhatap ettin beni gene bu herife. Dön baba dönelim, başa
dönüp dönüp anlatır bu şişko her şeyi. Tüh, Allah kahretsin!
Nerde kaldın be, Nilay?
—Abi, cidden ya, Nilay içerde miydi? Yok yani, eğer
içerde değilse, boş yere meşgul etmeyim seni de.
—İçerde, içerde. Çıkar şimdi. Yasemin’in müşterisini
bekliyo’du çıksın diye.
—Niye bekliyo’du ki Yasemin’in müşterisini, abi?
—Ananın gözüne soksun diye bekliyo’du, Maho! Ne
bileyim ben neden bekliyo’du, neden beklemiyo’du! Vır vır
vır! Soktun lafı ağzımıza ulan!
—Yok abi, af edersin de. Yani. Hani, meşgul etmeyim
seni diye.
—Bas ulan! Yürü, sokağın köşesinde dur, hayvan herif!
Bak, bu kapıya yaklaştığını görmeyim, sökerim ciğerini!
—Ama Tam.
—Has’tir ulan!
Ulan şişko Tamer, seni de yazıyorum kara listeye, be!
Bundan sonra arkanı dönme bana! Aman derim, dönme!
Dalağını alacağım senin Tamer, dalağını! Bittin oğlum sen!
—Ne bakıyo’sun ulan ters ters, ibne herif!
—Yok Tamer abi, ne bakması? Uzaklaştım işte.
Bekliyorum burada. Valla billa, abi.
Ulan, yakacağım seni, şişko Tamer. Bitireceğim seni, abi.
Bana ibne dedi, ya! Hayvan dedi bana, ya! Sensin ulan
hayvan! İbne de sensin, Tamer! Hem de hayvan oğlu hayvan,
ibne oğlu ibnesin, Tamer!
Ulan, Nilay, var ya, kızım sen de bittin! Beni bu deliyle
papaz ettin ya, seni de becereceğim kızım! “Şu saat oldu, bu
herif beni bekler, kalkıp gideyim,” diyeceğine oturmuş,
Yasemin bekliyo’muş. Anasını satayım Yasemin’in, e mi?
Hah, açılıyo kapı gene. Hadi, gel artık be Nilay, gel be
kızım. Çok özledim seni ulan.
—Mer’aba. N’abersin, Tamer abi?
Hah, işte, çıktın, Nilay. Çıktın be, abi. Ulan, ne güzelsin
sen, ya. Nası’ bu kadar güzel olabiliyo’sun be, Nilay? Havada
bi’ yıldız bile kalmadı diye mi ışıldıyo’sun böyle? Kızıla
çalan kıvır kıvır saçların. Demir pası renginde, ama uzaktan
bile deniz kokan saçların. Ulan, Nilay, rüzgârla uysalca dans
ediyor, gecenin karanlık gözlerine takılıyor saçların. Hay,
anasını satayım, içim eriyo sana bakarken. O kısacık eteğin
altında parıldayan bacaklarına bakarken, uçları belirginleşmiş
memelerine bakarken, of abi, yusyuvarlak kıçına bakarken.
Eriyorum, Nilay. Allah aşkına, sen nası’ bi’ yıldızsın ki yerde
yaşıyo’sun, konuşuyo’sun, makyaj yapıyo’sun, Nilay? Ulan,
Nilay, ulan. Yaldızlı bi’ yıldızsın
sen. Parlıyo’sun.
—N’ olsun, dikiliyoruz burada. Senin salağı kovdum az
önce.
—N’ oldu ki, abi? N’aptı gene?
Bak, bak. İşte şimdi kesin bittin sen, Tamer! Şansın
kalmadı, o’lum! Şikâyet ediyo beni, hayvan herif! Şikâyet
ediyo, ya! Hem de Nilay’a, abi. Tüh Allah belanı versin, şişko
Tamer!
—Salak işte. Kabahat bende ki, adam yerine koyup
laflıyorum itle.
—Neyse abi, boş ver. Sorarım ben ona. Hadi, iyi geceler.
Description:Bir Konsomatris olan Nilay'a beslediği tutkulu aşk Mahsun'a korkunç
cinayetler işletecek mi, yoksa herşey saf aklın tehlikeli oyunlarından mı
ibaret?
"ulan yemin ediyorum, ben okusam yazar olurdum, kızım! Boru değil,
yazar! Hem, benim şu düşündüklerim var ya, eğer üşenmeyip yazsam