Table Of Content;
r • m
ATTİLÂ İLHAN'IN KİTAPLARI
Şiir
duvar (4, basım)
sisler bulvarı (4. basım)
yağmur kaçağı (3. bafcım)
ben sana mecburum (4. basını)
belâ çiçeği (2. basım)
yasak sevişmek (3. basım)
tutuklunun günlüğü (2. basım)
böyle bir sevmek (2. basım)
roman
sokaktaki adam (2. basım)
zenciler birbirine benzemez
kurtlar sofrası (2 cilt/2, basım)
aynanın içindekiler
1/Bıçağm ucu
2/sırtlan payı (2. basım)
3/yaraya tuz basmak
4/dersaadet'te sabah ezanları (2. basım)
fena halde leman (3. basım)
deneme/anı
abbas yolcu (gezi notları)
anılar ve acılar
l/hangi sol (3. basım)
2/hangı batı (2. basım) «Bu kitapta
3/hangi seks anlatılanların
4/hangi sağ gerçek kişilerle ve
5/hangi atatürk olaylarla
gerçekçilik savaşı hiç bir ilgisi yoktur.
attilâ ilhan'ın defteri Onları ben,
l/faşizmin ayak sesleri büyük bir aynanın
içinde gördüm.
çeviri Üstelik ayna dumanlıydı
kanton'da isyan (malraux) ve olmayan bir şehirde
umut (malraux/3. basım) geziniyordu.»
çalardı basel'in çanları (aragon)
aslımlar matbaası _ Ankara
4
İZMİR, NİHAYET YUNAN OLDU
İlk Yunan neferi, İzmir Rum halkının çıl-
gınca tezahüratı arasında, dün sabah 07,50'de
İzmir rıhtımına çıktı.
İzmir Metropoliti Hrisostomos, Yunan sanca-
ğını öperek, Efzun birliklerini takdis ederken,
gözyaşlarını tutamadı.
Atina (Reuter)
Bütün Yunan matbuatı, İzmir'in işgalini, büyük
serlevhalarla bildirmişlerdir. Hususi muhabirlerinin
telgraflarını neşreden Atina gazeteleri, işgalin, İz-
tnir'li Rum halkın coşkun tezahüratı altında yapıldı-
ğını yazmaktadır.
Estia gazetesinde, hadise aşağıdaki şekilde nak-
ledilmektedir: «İzmir'in kordon boyu, dünya halke-
dildiğinden bu tarafa böyle bir manzaraya şahid ol-
mamıştır. Sabahın erken saatlerinden itibaren, halk
rıhtıma âdeta aktı. Geceleyin, muazzam bir tak-ı
zafer kurulmuştu. Üzerine Yunan askerlerine "Hoş.
geldiniz" yazılmıştı. Caddelere, bütün duvarlara, ha-
lılar serilmiş, çiçekler serpilmişti.»
«Sabahın erken saatlerinde, esasen limanda bu-
lunan Averof ve Limnos harp sefinelerinden, bahriye
silahendazları karaya çıktılar. Fakat esas ihraç bir-
likleri bunlar değildir. Averof'un ve Limnos'un silah-
endazları, vaziyeti mürakabe altında tutmak için in,
dirilmiş bulunuyordu. İhraç kıtalarını getirmekte
olan nakliye gemileri, saat yediye doğru göründüler.
Lonhi Sfendani, Nea Genea, Thyella, Themistocles,
Syria ve Patris sefineleri, yedi buçukta limana gir-
mişti. Evvela Patris İzmir rıhtımına yanaştı, Ru esnada
11
r ijb
İzmir'in bilumum kiliselerinde çanlar çalmaya baş-
lamıştı. Rum Mızıkası da çalıyordu. Karaya ellerin-
de Yunan sancağı ile ilk inenler Efzunlar oldu. İzmir
Metropoliti Hristostomos onları karşıladı. Yunan San-
cağını öptükten sonra, gözyaşlarını tutamayarak ağ-
ladı ve karaya çıkan müfrezeleri takdis etti. Halk da
sürür gözyaşları dökerek. Efzunlara çiçek atıyordu.»
«Saat dokuza beş kala, asıL ihraç kıtasını getir-
mekte olan sefineler göründü. Rıhtıma ilk olarak Mızrahi'lerin yalısında, akşamüstü çay içmek
Syria yanaştı. İşgal kuvvetlerinin ilk neferi, Syria âdeti, işgal donanması Boğaziçi'nde demirledikten
gemisinden İzmir toprağına ayak bastı. Bu nefer, sonra çıkmıştı. Şöyle böyle, altı ay oluyor. Abdi bey,
Çavuş Elefterios Katsulis idi. İzmir, nihayet Yunan kabul salonundaki saltanatlı duvar saatinin, ağır
olmuştu. Saat onbirde, rıhtımda yürüyüş kolu teşkil ağır, 'alafranga' saat beşi çaldığını işitmedi. Fesi
eden Yunan kıtaları, Hükümet Meydanına doğru iler- kaykılmış, tezgözlüğü sağ gözünde; Matmazel Hor-
lemekteydi. • O esnada bir karışıklık husule gelmiş, tense'ın, az önce eline tutuşturduğu pusulayı okuyor:
Müslüman halk arasından, ateş edenler tesbit edil- "Mon cher ami, Union Française'de Rene'ye
mişti. Yunan kuvvetleri derhal mitralyözle ateş ede-
maalesef mülâki olamadım. Bundan ziyadesiyle mü-
rek, mütecavizleri susturmuşlardır. Türkler arasında
teessirim. Mamafih, Madam Sinos'un davetinde gö-
tevkifat yapılmış, tevkif olunanlar, Patris gemisine
rüşmemiz mümkîndir. Gece yalıya uğrayıp, agreable
sevkedilmiştir. Hadisat esnasında iki Efzun neferinin
bir surprise dahi yapabiliriz. Bana çok hiddet etme-
öldüğü bildirilmektedir: Basileos Deloris ile Yorgo
yeceğinizi ümid etmek isterim. A blentot. —Gülistan".
Papacostos.»
Abdi bey kâğıdı avcunda buruşturdu, dişlerinin
arasından Fransızca sövdü : "— Garce!. .* İhtimal,
Çiçek Yağmuru Altında
Prens Bragin'le Petrograd'da fink atmaktadır. Bizi
Diğer taraftan, Atina'da Fransızca olarak neşre- mi düşünecek?"
dilen Le Messager d'Athene gazetesi, İzmir muhabi- iki gecedir, humma içinde Gülistan'ı bekliyor:
rinden 15 Mayıs sabahı, saat 10.30 tarihi ile almış ol. Fransız Yüksek Komiserliği'nden, sıradan bir sanık
cluğu aşağıdaki telgrafı neşretmiştir: gibi saklanmasına hacet olmadığını öğrenip bildire-
«Rıhtımlar insanla dolup taşıyor, tıklım tıklım do- cekti. Ne hayal! Gülistan Satvet'in ipiyle kuyuya ini-
ludur. Herkesin elinde Yunan bayrakları, çiçeklerle lir mi? Bunu savaş öncesinden, taa Paris yıllarından,
dolu sepetler var. Hepsi sürür gözyaşları döküyorlar. en iyi onun bilmesi gerekir. "Ahval adamda akıt mı
İzmir'de şimdiye kadar böyle bir manzara asla gö- bırakryor, mon cher?".
rülmemiştir. Bilumum balkonlar bayraklar ve çiçek- 'Sabık' Edirne Meb'usu Halıcızade ^Bacaksız'
lerle müzeyyendir. Sokaklara halılar serilmiştir. Halk, Abdi bey**, günün birinde gizlenmek zorunda kalabi-
meserret içinde, sokaklarda sarmaşdolaş dans ediyor.» leceğini, hiç aklına getirmemişti. Niye getirsin? Fır-
«İlk Yunan neferi sabah 07.50'de karaya ayak ka'nın, 'Düvel-i İtilâfiye'ye yakın kanadından. Adı, Se-
bastı ve hemen toprağı öptü. Dördüncü Piyade Alayı,
çiçek yağmuru altında, resm.i geçit yaptı. Rum ka-
dınları ve kızları, Yunan zabitleri ve neferlerinin
* «— Orospu!...»
kollarına atılıyor, boyunlarına sarılıyordu.»
* Bkz.: 'Bıçağın Ucu', 'Sırtlan Payı'.
12
13
lânik'ten beri, Cavıt, Cahit, Karasu, Nişim, 'Topal' Patrik V.'yle 'mülakat', "İzmir gibi, İstanbul da Yu-
Samuel'le birlikte anıldı. Daha geçen yıl, İsviçre'- nan idaresine verilmeliymiş". Ne kadar vahim!
deyken, ingiltere'yle 'münferit sulh' zeminini yokla- Abdi bey'e kalsa, koltuğuna gömülüp, gazeteleri
mıştı. Hadi Sadrazam Paşa'nın gözünü kin bürü- okuyacak. Kapıda Riri'nin cilveli gülüşü :
müş, doğruyu eğriyi seçemiyor, kurunun yanında ya- — Abdi bey, çay hazır; sizi bekliyorlar.
şı da yakacak; itilâf makamlarının, 'bâhusus' İngiliz Fesini çıkarıp yürüdü : —Derhal geliyorum.
ve Fransız Yüksek Komiserlikleri'nin, 'müdebbir' dav- İçisıra düşünüyordu: "— ...zevahiri kurtaralım,
ranması, ilerde 'teşrik i mesai' edebileceği 'siyasi ne de olsa Rosa'ya medyun-u şükrânız, gazete mü-
şahsiyetleri' koruması 'münasip' düşmez mi? tâleası tehir edilebilir".
Ne münasebet! Şubat'ta Hüseyin Cahid'i tutuk- Misafir olmadı mı, çay yalının 'mutantan' balko-
ladılar. Abdi bey, Şura-yı Ümmet'e yazdığı kadar, Ta- nunda 'alınıyor'. Madam Rosa Mizrahi, kızları Ra-
nin'e de yazmıştı; yüreği oynadı ama, Cavit'e, Kara- şel'I© Sara, 'Mürebbiye' Matmazel Hortense ve o. Ab-
su'ya ilişilmedikçe, özgürlüğünü güven altında görü- di bey çaydan 'hazzetmez', scıbah kahvaltılarında
yordu. Mart'ta onlara karşı harekete geçilmesin mi? dahi kahveyle yetinir, 'mutadı budur'. Neveser bu
Karasu yakalandı. Cavit'le Yunus Nadi kaçıp, giz- alışkanlığını, 'âli tahsilini' Paris'te yapmış olmasına
lendiler. Abdi bey geri kalır mı? Soluğu Mizrahi'le- bağlıyor, Fransızların kahve düşkünlüğünü kapasıy-
rin, gözlerden uzak yalısında alıyor. Teşrin-i sâni'de, mış! Paris'teki 'menfâ hayatında' epeyce frenk alış-
Selanik'ten 'kadim ahbabı' Leon Mizrahi, Şark-ı Ka- kanlığı edinmişse de, çaydan uzak duruşunun nede-
rip Maadin Kumpanyası'nın Galata'daki yazıhane- nini, Abdi bey, içkiye 'inhimâkinde' bulur: "Çay tir-
sinde, ona ne söylemişti ; 'kötüsü gelirse', kapısının yakisi 'akşamcı' nerede görülmüş, mon cher?".
ona daima açık olduğunu! İki dirhem bir çekirdek, balkona geldi: sımsıkı
O bunaltıcı Sonbahar günleri! Hindenburg Hattı arkaya taranmış, ortadan ayrık düz siyah saçları,
çöküyor. Filistin Cephesi'nde bozgun. Bulgarlar Mü- briyantinden pırıl pırıl. Traşı sinekkaydı, yanakları
tareke istiyorlar. Yanlış hatırlamıyorsa, 'Müsü' Miz- hafif pudralı. Tekgözlüğü, denizden balkona vuran
rahi bu sözleri Cercle d'Orient'da tekrarladı. Belki akşam aydınlığını yansıtıyor, sanki sedeftendir. Rosa
Küçük Kulüp'te. Fırka'nın 'demir müsellesi' Enver, Mizrahi, havagazı alevi gözlerini kısarak, saplı göz-
Talât ve Cemal'in, Alman denizaltısıyla 'firar ettik- iüğünün ardından, ona baktı:
leri' günün akşamı. Abdi bey o zaman, kumral bı- — Bonsoir mon bey, şu kekten bir lokma alır
yıklarını okşayan dostuna bakıp, gizlenmesi gere- mısınız? Goutez, je vous en prie!* Miralay Morley,
kebileceğine asla inanmadığını, yüreği burkularak bu defa herhalde kusur bulamayacaktır. Mulatier'de
hatırlıyor. yediklerinden, daha leziz olmamış mı reca ederim?
Matmazel Hortense, istediği gazeteleri, Beyoğ- Riri, Sevres porseleni zarif fincanlara, sinsi bir
lu'ndan getirmiş. Böyle incelikler yapar. Akşam'da, çay koyuyor: İçinde limon dilimleri, acı sarı. Aba'i
İngiliz İşgal Komutanlığı'nın 'tebliğ-i resmisi' gözüne bey, kekin üzümlü tadı damağına hızla yayılırken,
çarptı : "Miting memnuiyeti konuldu/İzmir'in Yunan- savaş boyunca bu yalıda 'Alman zabitânına' ikram
lılar tarafından işgalini tel'in maksadına matuf, Be- edilen elmalı boğaçaları düşündü. Almanlara strudel,
şiktaş ve Beyazıt mitinglerine dün izin verilmedi". ingilizlere üzümlü cake, Fransızlara croissant, İtal-
İleri'de günün haberi: "Saltanat Şûrası toplanıyor".
Başyazı'nın 'serlevhası' anlamlı: "Bize himaye lâzım
değildir." Paris gazetesi Le Temps'dn, Fener Rum
* «— Rica ederim, tadın.»
i
15 47
r
yanlara pizza! "Misafir ağırlamakla, Madam Mizra- "Hazan, hazan... Yine sen, ey remîde fasl-ı hüzâl!
hi'nin, filvaki üstüne yoktur". Şu kırdığın mütehassis, nahif dallardan
Camların önüne azametle kurulmuştu, içyüzünü Şu döktüğün müteverrim, zavallı yopraklar,
bilmeyen 'kraliça' sanır: giyinmiş kuşanmış, sırtın- —Zavallı acz-i hayat!—
da çini mürekkep mavisi rob, başında 'âbidevi' to- Bilir misin nasıl izhâr-ı derd eder, ağlar?..."
puz : yüzünü sağa sola çevirdikçe, elmaslı tarakları,
balkonu yıldız çakıntılarına boğuyor. Pera ve Şişli Susup kalıyorlar. Oysa 'Hamidiye Kahramanı'
'sosyetesi', Rosa Mizrahi'nin, elmaslı tarakları ala- Rauf bey, Mondros'ta mütarekeyi imzalayıp döndük-
bildiğine ışık üreten katran siyahı topuzlarını, anla- ten sonra, gazetelere ne iyimser demeçler vermişti
ta anlata bitiremez. Bir de tabii, altın saplı gözlüğü- Yeni Gün'de, Tasvir-i Efkâr'da okuduklarını Abdi bey,
nün ardındaki, havagazı mavisi 'zehirli' gözlerini. satır satır hatırlamaktadır:
"— ...devletin istiklâli, saltanatın hukuku kur-
Aralarındaki 'hukuka' rağmen, yalıdaki 'zaruri
tarılmıştır. Bu mütarekenâme, galiple mağlup arasın-
misâfireti' uzadıkça, Abdi bey eksikleniyordu. Sözü
da akdedilen bir mütarekenâme değil, belki hâl-i
oraya getirdi:
harpten çıkmak isteyen iki müsavi kuvvet arasında
...maateessüf Gülistan'dan sadre şifa haber
imzalanabilecek, müsâdemeleri nihayete erdiren bir
alamadık : Matmazelle bir pusula göndermiş, Yüz
vesika mahiyetindedir."
başı Lariviere'i göremediğini bildiriyor. Bu vaziyette
Ya gazetecilerin soruları üzerine verdiği güven-
korkarım ki daha bir müddet...
celer : "— ...istanbul'umuza bir tek düşman neferi
Rosa Mizrahi, bir el işaretiyle onu susturuyor: çıkmayacaktır. Tersânelerimiz işgâl olunmayacaktır.
—je vous en prie, Abdi bey! Yalı sizindir: Leon bir Demiryollarına el konulmayacaktır. Adana kurtul-
hafta varsa bir ay yok; mevcudiyetiniz bize kuvvet muştur, vs., vs..."
veriyor: böyle muhataralı bir zamanda, bir günden "Kaderin istihzası mı?", işe bak ki, Teşrin-i sâ-
bir güne ne olacağı belli mi? ni'nin haftası olmadan, Britanya Donanması'ndan
Böyle 'muhataralı' bir zaman!... Abdi bey, buna Basra torpidosu, Miralay Murphy başkanlığında bir
yakın sözleri, İtilâf Donanması'nın Dersaadet'e gel- heyet getiriyor. Bir hafta sonra ise, itilâf Donanması,
diği günün aksamı, 'Kara' Kemal bey'den işitmişti : (Yunan kruvazörü Averof dahil), Dolmabahçe önün-
"— Fikret'in bahsettiği 'devr-i şeâmet' şimdi başla- de demirlemiştir. Üçbini aşkın itilâf askeri Beyoğlu'-
maktadır, dayan dayanabilirsen 'Bacaksız' Abdi!". na çıkar; mızıkasını döve döve, bir gün Fransız, er-
Evde Terakki Apartmanı'nın Marmara'yı da kucakla- tesi gün ingiliz birlikleri, sefarethanelerine kadar,
yan Nefti Salonu'ndaydılar, ellerinde rakı kadehleri. gösteri yürüyüşü yapar. "Cadde-i Kebîr'i tanıyabilmek
Savaş gemilerinin kıvılcımlı kara dumanı, denizin imkân haricindedir". Osmanlı'dan başka, hangi ül-
kum mavisi sisleriyle karışmış, şehrin öteki yakasını kenin bayrağını ararsan, dalgalanıyor: İtalyan,
gözlerden siliyordu. Herşeyde 'derin bir melâl', insa- Fransız, İngiliz, Yunan! Ermenisi, Rumu, Yahudisi,
nın düşünme melekesini felce uğratan, bir kötümser- alkış kıyamet!
lik! Sabahtan beri camların önünden ayrılmamış olan Çeşitli söylentiler, şehrin her köşesinden, havai
Neveser, kesik öksürüğünü, çağla rengi ipek men- fişekler gibi uçuşuyor: İngilizlere daha 'mülâyim' ye-
diliyle gizleyerek, 'elliyi mütecâviz sefine' saydığını ni bir hükümet kurulsun diye, Zât-ı Şâhâne, İzzet
söylemişti. Fikret'in adı geçti ya, duruma uygun dü- Paşa kabinesini istifaya zorlamış! Haydarîzade'yı,
şen birkaç mısraını, arkasından, fısıltıya yakın bir Abdurralıman ve İzzet beyleri, Tevfik Paşa, bu amaç-
sesle okuyor: la kabinesine alıyormuş! Bu arada, Fransızların küs-
17 i
47
osmanlı çayı olsa, neyse! Yavan, ılık bir sıvı! Birden
tahlıkları: 'ganaim-i harbiyeden mâduttur' bahane-
içinde bir tetik düştü : "— ...Allah kahretsin, Matma-
siyle, bazı özel romörkörlere 'bandıralarını toka et-
zel Hortense'a evden haber sormayı unuttuk! Te-
miş', Beyoğlu cihetindeki bazı binalara elkoymuşlar.
vekkeli, manalı manalı bakmıyor: Gülistan bahsinde
İngilizler aşağı kalır mı? Sefaret mensuplarını hima-
pürtelâş istintak et, 'helâline' gelince..."
ye bahanesine sığınıp, Middlessex Alayı'ndan 'tef-
Matmazel Hortense hep yapmaz mı, fındık çe-
rik ettikleri dörtyüz silahendazı' Tepebaşı'na yollu-
nesini çekip, boynunun bıngıl bıngıllığında kaybede-
yorlar. 'Siyaset mehafilinde', kimsenin ağzını bıçak
rek, 'Terakki Apartmanı'na da uğradıklarını, maic-
açmıyor. En hararetli İngiliz yandaşları, üzgün ve
hance, Madam Abdi'yi bulamadıklarını' söyledi. Ab-
umutsuz. Nasıl olmasın? İngilizciliği 'müsellem' Sait
lak suratında, suçu Abdi bey'e yıkan bir ifade! Çay
Molla, Askerî Ataşe Deedes'e, 'Britanya Yüksek Ko-
fincanını, küçük parmağını havada çengel yaparak
miseri'nin, neden dikkati çekecek derecede soğuk
tutmuş, bunca yıldır Dersaadet'te yaşadığı halde,
davrandığını' sorunca, Türkçe bilen Deedes 'bey'
kelimeleri hâlâ yerli yerinde kullanamıyor:
açık açık demiş ki:
— ...çok çok maateessüf. Madam Abdi göreme-
"— ...Türkiye'ye verilecek cezanın çok ağır ola-
di ben, parce-que şehirde gittiler. Var hangi biraderi
cağı hususunda, tek bir Türkün kafasında dahi, te-
en Allemagne, o gelmişi...
reddüt uyanmasını istemiyor da, ondan!"
Ne, 'biraderi' mi gelmiş? Bir bu eksikti! Abdi
Güz boyunca, Abdi bey'in evine 'bitâb' dönmedi-
bey sözü Fransızcaya döktü, o zaman anlaşıldı ki
ği akşam oldu mu? Ne yanına baksa ürkütücü belir-
Neveser, Almanya'da 'mühendis çıkan' kardeşi Ah-
sizlikler, karanlık olasılıklar! Şark-ı Karip Maadin
met Ziya nihayet gelince, onu gezmeye götürmüş-
Kumparıyûsı'nın Galata'daki yazıhanesi'nde, çay,
tür: Seyrisefain İdaresi'nin Akdeniz yolcu vapuru,
kahve, cigara, geç vakitlere kadar Karasu'yla tartış-
aylardır yurtlarına dönemeyen 'talebelerimizi' dün
mışlar: ne yapmak lâzım? Cavit diyormuş ki,
İstanbul'a kavuşturmuş!
"— Vahdettin'in niyeti yeni bir Abdülhamid olmaktır. İ
Biz münhasıran Cemlyet'e düşman zannediyoruz,
fevkalâde yanlış, haddizatında Meşrutiyet'e düşman :
ilk fırsatta Meclis-i Meb'usan'ı dağıtacaktır". Dağıt-
madı mı?
Ahmet Ziya'yı Abdi bey'in şeytanları hiç almaz-
Dönünce Neveser'i evde, hava elverişliyse tera-
dı : hırçın bir çocuk, tutkusal, 'herşeyi mesele yap-
sın sonbahar kızılı çiçekleri arasında dalgın, değilse
makta müstesnâdır', ablasını olumsuz etkiliyor. Bir-
'Nefti Salon'da Almanca bir şiir kitabına eğilmiş bu-
birlerine öyle de düşkündürler ki, geçen yıl Neveser'i
luyor. Başını kaldırdı mı, sağ gözü yine öyle tatlı şeh-
İsviçre'den almaya gittiğinde. Ahmet Ziya'yı son de-
lâ, gülümsedi mi, iki yanağında yine öyle iki gamze.
fa Zürich'te görmüştü. Helvetia Oteli'nde : ablasını
İsviçre'den döneli daha mı 'ketum' oldu bu kadın?
yolcu etsin diye, ta Berlin'den kalkıp gelmiş!
Başlarında dolaşan bunca belâya ilişkin, niye iki söz
O ara Batı Cephesi'nde Picardie Muharebeleri
söylemez? Abdi bey'in sabırsız, çabuk pariamaya
oluyor, demek Mart filan; General Ludendorf, altmış
yatkın 'mizâcına', karısının 'tevekkülü' ve sâkinüği,
kilometrelik bir cephe boyunca, üç ordusuyla İngiliz
fena halde batıyor: batmaz mı canım, 'rakısından
cephesine saldırmış; Le Journal de Geneve'de,
aldığı her yudum, hançeresinden şiddetli bir infilâk
Kronpriz komutasındaki Von Hutier Ordusunun, Ge-
tarrakasıyla geçmektedir'.
neral Gough'ın İngiliz birliklerini darmadağın ettiği
Şu dakika, 'infilâk tarrakalarıyla' boğazından
haberleri! Otelde hem yemek yiyor, hem söyleşiyor-
çay yudumlan geçiyordu. Şöyle demli, tavşankanı
lar; söz savaşın sonuçlarına döküldü, adamakıllı
atıştılar: Ahmet Ziya bir Rosa Luxemburg'tur tuttur-
19
12 muş; devrim Rusya'da patlak vermiş de, Almanya'-
nın da eli kıılağındaymış, işin başını çekenler, Spar-